14 Şubat 2012 Salı

GÖBEKLİTEPE nin ÖNEMİ

Cennet Rehberi

Arkeologlar Doğu Türkiye’de 11,000 yıl öncesine dayanan, Neolitik dönemde yaşanmış bir ‘altın çağ’ın izlerini buldular. Bu çağda ceylanları avlayarak hayatlarını sürdüren insanlar büyük yılan kabartmalı tapınakları inşa etmişler ve tıpkı Aden Cennet’indeki gibi yaşamışlardır. Adem’in gerçekten yaşamış olduğu ve onun Cennet’ten kovulması hikayesinin gerçek bir temeli olduğu düşünülmektedir


“Ve Rab Allah, Doğu’ya doğru, Aden’de bir bahçe dikti ve içine insanı yerleştirdi”. Tarih bu kadar zararsız başlar. Adem ve Havva, bir parkta,‘görünüşleri çekici ’ ağaçlarla çevrilmiş olarak, uslu uslu oturmaktadırlar. Bu, zamanın başlangıcıdır.
Orta Çağ, ilk insanların ana yurdunu ‘Sevinç Bahçesi’ olarak adlandırmıştır. Dürer ve Rubens’in resimlerinde onlar çiçeklerle dolu bir çayırda çıplak ve masum bir şekilde dolaşırlar ve “utanç duygusu’na sahip değillerdir.
Bu Yaratılış hikayesi muazzam bir etkide bulunmuştur; o, Hristiyanlığın ana metnidir. Keltler’in elma bahçesi olan Avalon’ları, Yunanlıların ‘Mutlu İnsanlar Adası’ vardı. Ancak yalnızca Cennet’te cinsellik ve ruh bu kadar suçlu bir şekilde birbiriyle içiçe girmiştir.
Daha sonra işler kötüye gider. Yılan tarafından ayartılmış ‘erkeğin yoldaşı’ (maennin) kadın (Luther) elini iyi ve kötünün bilgisinin ağacının yasak meyvesine uzatır. Meyve, yiyenlerini ‘bilgili’ ve meraklı (“İkisinin de gözleri açıldı”) kılar ve ayrıca açgözlü yapar.
Allah, bu yanlış hareketi farkedince her iki günahkarı dışarı atar. İşlenen suç o kadar korkunçtur ki bulaşıcı bir hastalık gibi daha sonraki bütün kuşaklara geçer. İnsan ebedi olarak kirlenmiştir -En azından İsa’dan sonra yaklaşık 50 yılında insanın yaratılıştan günahkar olduğu görüşünü ortaya atan Havari Paul olayı böyle görmüştür.
Cennet’le ilgili bu mecaz dolu haber sadece 50 satır tutmaktadır. Kitab-ı Mukaddes’in Hiristiyan toplumundaki gücünün azalmasına karşılık bu her çocuğun bildiği bir hikayedir. Ancak ne anlama gelmektedir?
Filozoflar onu insan bilincinin uyanışıyla ilgili bir efsane olarak yorumlamışlardır. Freud onda insanın çocukluğuyla ilgili toplumsal bir fanteziyi görmüştür. Buna göre söz konusu yasağa karşı çıkış, 4 yaşındaki çocukta ‘utanç ve kaygının ortaya çıktığı’ gelişim anını temsil etmektedir.
Yoksa hikayede tümüyle başka bir şey mi söz konusudur? Yaratılış kitabındaki bu hikayenin arkasında gizlenmiş olarak tarihsel bir haber mi yatmaktadır? Acaba o Neolitik çağla ilgili olgusal bir gerçeğe mi işaret etmektedir?
Çok büyük bir tartışma gündemdedir. ‘Tanrı’nın Kitabı’nın göksel bir vahyin ürünü olduğu görüşüne karşı çıkmaktan korkmayan jeologlar ve iklim uzmanları şuna inanmaktadırlar: Bu Cennet’in koordinatları vardır; o, gerçek bir yerdi ve Eski Ahit onunla ilgili bir rehberi içermektedir.
Herşeyden önce Neolitik çağ (İÖ 12000-4000) araştırmacıları Musa’nın ilk kitabında (Yaratılış) anlatılan bu hikayenin gerçek bir temelinin olduğu görüşündedirler.
Bunun nedeni, Kitab-ı Mukaddes’in insanın başlangıç tarihiyle ilgili hikayesinin arka planında çiftçilik temasının kendini göstermesidir: Allah ilk insanı ‘yerin toprağı’ndan yapar. Cennet’ten kovulduktan sonra Adem, hayatını alnının teriyle topraktan edineceği bitkilerle devam ettirmek zorunda kalır. Oğlu Kabil çiftçi, Habil ise ilk hayvan yetiştiricisidir.
Bu iki kardeşin ölümcül kavgası yaklaşık onbin yıl önce Doğu’yu gerçekten temelinden sarsmış olan yeni bir yaşam biçiminin problemlerini yansıtmaktadır: İnsan bu sırada yerleşik hayata geçmiş, servet ve mülkiyeti icad etmiştir. Bunun sonucu, savaş olmuştur. Daha Sümerlerin ilk yüksek kültürü kanlı toprak savaşlarının ve köleliliğin damgasını taşımaktadır.
Kitab-ı Mukaddes’in olgularla ilgili bazı unsurları içerdiği uzun zamandan beri bilinmektedir. Nuh’un gemisinin üzerinde karaya oturduğu Ararat, Türkiye’de bir dağdır (Ağrı Dağı). Babil Kulesi gibi Jericho’nun (Eriha-İsrail) duvarları da var olmuş olan şeylerdi.
Ancak acaba Cennet de var mıydı? Şimdiye kadar onun Seyşel adalarında veya İndüs vadisinde olduğu ileri sürülmüştür. Stuttgart üniversitesinde jeolog, Elmar Buchner son zamanlarda bu efsaneyi son buzul çağının arkasından ortaya çıkan iklim değişikliği ile ilişki içine sokmuştur. Buna göre Cennet, Basra körfezinde buzların erimesi sonucu ortaya çıkan bol miktardaki suların içine gömülmüştür.
Bundan daha heyecan verici olan, İngiliz David Rohl’un ortaya attığı öneridir. Rohl, çok satan (ve henüz Almanca’ya çevrilmemiş olan) ‘Efsane’ (Legend) adlı kitabında Adem’in mutlu ülkesini Kuzey İran’da Urmiye gölünün yakınlarına yerleştirmektedir. Londra’lı bu yazar Sumer çivi yazılı tabletleri ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. Kitab-ı Mukaddes’teki coğrafi ipuçlarını ele almış ve cipiyle Kuzey Mezopotamya’ya yolculuk etmiştir.
Rohl, araştırmasında Aden cennetini hemen hemen yer yüzünde bulunan bir tatil beldesi gibi ele alan Yaratılış kitabının ikinci ve üçüncü bölümlerine dayanmaktadır. Burada coğrafi yönler ve etraftaki bölgelerin adları verilmektedir. Cennet’ten dört nehir çıkmaktadır. Onlardan ikisi Fırat ve Dicle’dir. Bunlar Rohl’un aradığı coğrafi bölgenin sınırlarını işaretlemektedir
Ve Rohl gerçek bir iz üzerinde gibi görünmektedir: Tam da Kitab-ı Mukaddes’e göre Adem’in ilk defa buğday taneciklerini kabuklarından ayırdığı Firat ve Dicle’nin yukarı havzasında gerçekten de tarımın kaynağı keşfedilmiştir. Öte yandan ancak çok yakın bir zamanda araştırmacılar bu “neolitik devrim’ üzerine yeni belirleyici görüşlere erişmişlerdir.
Yaklaşık 10,000 yıl önce kültürel devrimin gerçekleştiği yer, İran, Irak ve Türkiye’nin sınırlarının birleştiği Toros ve Zagros sıradağlarının yumuşak bir şekilde yukarı doğru yükselen alt kısmı olmuştur. O zamana kadar göçebe ve yabani hayvan avlayıcısı olan Homo sapiens bu dönemde av silahları bir yana bırakmıştır.
Bu tarihten önceki yaklaşık bir milyon yıl boyunca insan, büyük yabani hayvanları, özellikle orman filleri ve su aygırlarını öldürmüş ve onların etiyle beslenmiştir.. Bu dönemde insan henüz çalılıklarda pusu kuran bir göçebe ve yağmacı varlıktır.
Ancak o birdenbire koyun ve keçileri ağıllara koymaya ( İÖ yaklaşık 8400) ve domuz yetiştirmeye başlamıştır. Yatak ve kulubeyi, seramikten yapılmış tencereyi icad etmiş (İÖ 7000) ve ilk defa kendi ürettiği hububattan yapılmış lapayı (Schleim) yemiştir.
Bu değişmenin tam olarak nerede başladığı, insanlığın ilk hububat deposunun nerede bulunduğunu Köln’deki Max-Planck Enstitüsü’nde bitki ve hayvan yetiştirme araştırmalarıyla meşgul olan biyologlar ortaya koymuşlardır. Onlar günümüzde kızıl buğday yetiştiren 60 bölgenin ürününü birbirleriyle karşılaştırmış ve onların geçmişte ortak bir türden doğduğunu göstermişlerdir.
Tüm hububat türlerinin deyim yerindeyse ortak atası olan yabani buğday bugün de sönmüş bir volkan olan Karacadağ’ın eteklerinde yetişmektedir. Eğer Adem gerçekten ilk hamur tatlısını yediyse, onu yediği yer, o halde, burası olmalıdır.
İnsanın Cennet’ten kovuluşunun hikayesinin ayrıntıları da gerçek olaylarla uyuşmaktadır. İlk olarak Suriye ve Türkiye’de yapılan yeni kazılar yerleşik hayata geçişin hangi adımlarla gerçekleştiğini göstermektedir.
İsa’dan 10,000 yıl önce ”Bereketli Hilal”in yabani hayvan avcıları doğa bakımından bereketli bir ortamda yaşamaktaydılar. Her tarafta bol otlaklar bulunmakta, büyük hayvan sürüleri dolaşmaktaydı.
İsa’dan 7,500 yıl önce ise yabani hayvan varlığı birdenbire tükenmiştir. Bundan sonra açlığın zorladığı insanlar ilk kez köylerde biraraya gelmiş ve tarımın meşakkatli hayatına girmişlerdir.
Bu geçiş döneminde her şeyden önce açık bir tarzda besin buhranları ve kıtlıklar ortaya çıkmıştır. İnsanlar günlük hayatlarını tümüyle değiştirmek zorunda kalmışlardır. Her tarafta problemler kendini göstermiştir. Örneğin ekmek besleyicidir, ama ekimden pişirilmeye kadar yaklaşık 40 çalışma adımına ihtiyaç gösterir.
Her şeyin öğrenilmesi, keşfedilmesi, icat edilmesi gerekmekteydi. Guruldayan midelerle bir yenilikler çağı başlamıştır.
Tutulacak yerlerine asfalt yapıştırılmış çakmak taşından oraklarla köylüler başakları biçmişler ve tanecikleri döverek kabuklarından ayırmışlardır. Kadınlar dizleri üzerine çömelerek bu tanecikleri değirmen taşlarında öğütmüşlerdir. Bu iş o kadar yorucuydu ki kadınların bu yüzden iskeletleri deforme olmuştur.
Hayvan yetiştirme de başlangıçta kötü gitmiştir. Gerçi koyunlar ve keçiler kolayca yakalanabilmekteydiler, ancak yabani hayvanlar hapis hayatına bir şokla tepki göstermekteydiler. Onların hemen hemen tümü doğurganlıklarını kaybetmişlerdir. Çoğalanlar ise dünyaya zayıf, hastalıklı yavrular getirmişlerdir.
Neolitik çağın avcılarıyla ilk köylülerin iskeletlerinin karşılaştırılması ilk çiftçilerin daha ağır şartlarda çalıştıkları, daha sık hastalandıkları ve daha erken bir yaşta öldüklerini göstermektedir.
İlk köylerden biri olan Nevali Çori’nin (İÖ 8500) köylüleri yeni yaşam tarzının zorluklarını göstermektedir. Onların diş mineleri kötü durumdaydı. Gazdan şikayetçiydiler. Hububat mahsulleri yeterli olmadığı için her şeyden önce bezelye ve mercimek yemekteydiler.
Eski avcı hayatı ise ne kadar güzeldi! Özgür, bağımsız ve macera dolu bir hayattı. Yemyeşil Yukarı Mezopotamya bölgesi bir zamanlar baştan başa ceylanlar ve yaban eşekleri sürüleriyle doluydu. Münih’li Paleozoolog Joris Peters “Sürüler 100,000 veya daha çok sayıda hayvanlardan meydana gelmekteydi” demektedir.
Muazzam hayvan sürüleri geçit yerlerinden Fırat nehrini geçtiklerinde Neolitik çağ insanları onları büyük gruplar halinde avlamaktaydı. Yeni bulgular göçebelerin İÖ. 12,000 gibi erken bir tarihte avlanılan etlerin saklanması için sağlam yerleşmeler kurdukları ve buralarda onları kavurdukları ve tuzladıklarını göstermektedir.
Cennetteki gibi bir hayat!
İnsanlar güçlü yaban öküzlerine saldırmaktan da korkmamaktaydılar. Boğaların ağırlıkları bir tona kadar çıkmaktaydı ve onların boynuzları çakmak taşından yapılmış bıçaklar gibi her şeyi kesip parçalamaktaydı. Bu tür bir canavara yaklaşma cesareti gösteren insanın adrenali artmaktaydı. Bunun sonucunda ortaya çıkan zafer duygusu da daha büyük olmaktaydı.
Izgara ve ot yatak arasında geçen bu hayatı insan, asla isteyerek terk etmemiştir. Buna mecbur kalmıştır.
İÖ yaklaşık 7,500 de Yukarı Mezopotamya’da yaşam alanı (biotop) tükenmiştir. Artık iri yaban öküzü avlanmamakta, ehlileştirilmektedir. O, küçülerek omuz yüksekliği 1,30 metreyi geçmeyen evcilleşmiş sığıra dönüşmüştür.
Eski Ahit de benzeri bir düşüşü anlatmaktadır. Aden bahçesinden (Cennet) kovulduktan sonra Adem zahmetli bir yaşam sürmek zorunda kalır. Çünkü Allah toprağı lanetlemiştir: “O, sana diken ve çalı bitirecek”.
Ancak birçok meslektaş Kitab-ı Mukaddes dedektiflerini takip etmemektedir. Onlar ilkesel düşüncelerle bu tür iz araştırmalarını reddetmektedirler. İsa, kendisiyle birlikte çarmıha gerilen, ancak yaptığından pişman olan insanlardan birine “Bugün benimle birlikte Cennet’te olacaksın” diye seslenir. O bununla göklerin krallığını, yani insanın içinde kurtuluşa erişeceği, ebedi mutluluğa ulaşacağı, butün acılarının sona ereceği yeri kasteder.
İsviçre’li Eski Ahit uzmanı Othmar Keel, harita üzerinde böyle bir ‘Ruh’un yeri’nin aranmasının açık olarak saçma bir şey olduğunu ve bunun ancak günümüzün materyalist kafa karışıklığını gösterdiğini ileri sürmektedir. ”Aynı şekilde Bilgelik Taşı’nı da mineralojik olarak belirlemek isteyebilirsiniz”.
Bu görüşe göre Eski Ahit’teki hikayeden çıkan şey, insanın huzur ve ebedi gençlik peşinde koşmasıdır. Luther’e göre Cennet’te Adem’in yüzünde ‘hiçbir kırışık’ meydana gelmemiştir ve onun bedeninden harika bir koku yayılmaktadır.
Diğer kültürler de bu tür mutluluk yerlerinden haberdardırlar. Hesiodos’un ‘altın çağ’ında insanlar ‘zahmet ve acıdan uzak’ yaşarlar. Homeros, Phaekelilerin ülkesinden söz eder. Burada üzerinde ‘hoş kokulu armutlar, narlar ve yeşil zeytinler’ bulunan ağaçlar vardır ve bunlar, meyvelerini bütün yıl boyunca üzerlerinde taşırlar.
Gerçekten de dikkatli olmak gerekir. Ortada bir sürü Şifre-Bilimci ve ‘Kitab-ı Mukaddes demek ki haklıymış” diyen şarlatan dolaşmaktadır. Bunlar hiç çekinmeden Nuh’un gemisinin tahtalarını aramaktadırlar. Hayalet avcısı Erich von Daniken Yahudilerin yemin sandığının bir elektrik aküsü olduğunu ileri sürmektedir.
Ancak bu sefer durum galiba farklıdır. Çünkü Rohl’un Cennet’i aradığı yer, yani tarımın beşiği olan dağlık yukarı Mezopotamya bölgesinde başka keşifler de yapılmıştır. Bölgede dünyanın en eski tapınakları bulunmuştur. Bunlar Neolitik dönemin şimdiye kadar pek bilinmeyen ‘altın çağ’ına tanıklık eden olağanüstü megalitik taş yapılardır.
Söz konusu şaşkınlığın konusu, Urfa yakınlarındaki bir çıplak tepedir. Bu tepe üzerinde birbirine bitişik çok sayıda tapınak yükselmektedir. Bu tapınaklardan dördü kazılmıştır; diğer on altı tanesi ise manyetometre ile taranmıştır. Bu tapınaklarda üzerinde örümcek, aslan ve kırkayak kabartmaları bulunan dikili taşlar vardır. Döküntü içinde bir yaban domuzu heykeli ile büyük bir insan başı yatmaktadır.
Anıtsal Göbekli Tepe’nin baş kazıcısı, Berlin’li Klaus Schmidt, bu yapıları ‘Stonehenge’in mimari heybetine sahip’, benzeri bulunmayan şeyler (Unikat) olarak adlandırmaktadır. Dikili taşların en ağırı (50 ton) hala yakında bulunan bir taş ocağından koparılmamış bir durumda bulunmaktadır.
Schmidt buranın kısa bir süre sonra dünya çapında bir üne sahip olacağına inanmaktadır. Onun asıl hayret verici olan tarafı, yaşıdır. Bu kutsal tapınak, yaklaşık 11,000 yıl önce avcılar ve toplayıcılar tarafından inşa edilmiştir. Burası Cennet gibi bir başlangıç noktası, kaynak yeridir.
Schmidt şunları söylemektedir: “Şimdiye kadar tarihte tapınaklar ve sağlam yerleşmeler inşa eden ilk insanların yerleşik hayata geçmiş köylüler oldukları düşünülmekteydi”. Ancak şimdi şu olguyla karşı karşıyayız: Bu ‘kederli Vatikan’ı inşa etmek için 300-500 arası taş ustasına ihtiyaç vardı.
İşçiler bu dikili taşları ve totemik dikitleri kayalardan kopardıkları taşlarla yapmışlardır. Burada cart renklere boyanmış hayvan postlarına sarınmış rahipler yaşamaktaydılar. Yuvarlak biçimli tapınaklarda ateşler yanmaktaydı. Burada kurban töreni yapıldığı sırada yer yüzünde henüz tek bir köy mevcut değildi.
Şchmidt şimdi bir kitapta Göbekli Tepe’de karşılaştığımız esrarlı avcı kültürü hakkında ayrıntılar vermektedir (Klaus Schmidt: Sie bauten die ersten Tempel. Das raetsalhafte Heiligtum der Steinzeitjaeger, Verlag C. H.Beck, München, sayfa 284). İnsanlar burada Cennet’te gibi yaşamaktaydılar. Onlar Adem ve Havva’nın vaftiz babaları olabilirler.
İ.Ö 9,000 de bu tapınak inşa edildiği sırada yaklaşık 100,000 yıllık buzul devrinden sonra Avrasya’da yine ılık rüzgarlar esmeye başlamıştı. Yumuşak bir iklim ortaya çıkmıştı.Yukarı Mezopotamya, geç buzul çağından yeni çıkmıştı. Her şey topraktan fışkırmaya, geniş araziler çiçeklenmeye başlamıştı.
Göbekli Tepe halkı her şeyden önce ceylan avlamaktaydı.Yüzlerce insandan meydana gelen iyi düzenlenmiş gruplar, büyük ceylan sürülerini Fırat nehrinin geçiş noktalarına veya kilometrelerce uzanan V şeklindeki tuzaklara sürmekteydi. Böylece bir defasında tonlarca et ve hayvan postu elde edilmekteydi Bunun sonucunda aylarca yetecek miktarda besin elde edilmekte ve insanlar bu besinleri büyük et depolarında üst üste yığarak saklamaktaydı. Bu, yerleşik hayata geçişin ilk biçimiydi.
Bu yaratıcı avcılar aynı zamanda ilk güç verici sebze bulamacını (Kraftmusli) da düşünmüşlerdir. Buzul çağı sonrasının ılık iklimi sayesinde bölgede büyük yabani hububat alanları ortaya çıkmıştı. Schmidt’in dediği gibi “geniş arazileri kontrolleri altında bulunduran” bu avcılar söz konusu hububat alanlarının etrafını çevirmişler ve onları diğer hayvanların ‘ısırığı’ndan korumuşlardır.
Onların bundan sonra yapacakları şey sadece bu alanları biçip hasat yapmaktı. Böylece fazla zahmete girmeksizin bu Neolitik dönem insanlarının sofralarına tahıl da girme imkanını bulmuştur.
Bu mutlu Neolitik çağ ülkesi hayret verici bir tarzda Adem ve Havva’nın yurduna benzemektedir. Gerçi şairler ve ressamlar Aden cennetini, içinde ilk insanların sırt üstü yatmaktan başka bir yapmadıkları bakir bir orman ve vahşi doğa olarak yorumlamışlardır.
Ama daha az olmakla birlikte Allah’ın Cennet’inde de çalışılmaktaydı. Yaratılış kitabı (2,15) açık olarak Adem’in ‘Cennet’e bakma ve onu koruma’ görevine sahip olduğunu saptamaktadır. O, Göbekli Tepe’nin tahılı bulan öncü insanları gibi, ağaçları ve bitkileri korumak zorundadır.
Bir yankı karşısında mı bulunmaktayız? Kitab-ı Mukaddes’in benzetmesi Neolitik dönemin bu ‘altın çağ’ı hakkında gizli bir haber anlamına mı gelmektedir? Her şeyden önce Göbekli Tepe’deki tapınağın döküntüsü içinde bulunan sabun taşından yapılmış küçük bir levha bizi şaşkınlığa sürüklemektedir. Bu levha dört santimetre yüksekliğindedir ve bir tanıtma işareti gibi görünmektedir. Üzerinde iki sembol kazınmış bulunmaktadır: Ağaç ve yılan.
Başka bazı paralellikler de vardır. Aden Cennetini araştırmada birçok ipucu Yukarı Mezopotamya’ya işaret etmektedir:
Kitab-ı Mukaddes’in Cennet’inde ırmaklar vardır. Toros sıradağlarından da bir düzineyi aşkın ırmak çıkmaktadır
Ezekiel (28,14) de Aden Cennet’i, Göbekli Tepe gibi kutsal bir tepe üzerinde bulunmaktadır.
İbrahim (Peygamber’in) ‘doğduğu mağara’, Urfa’da, sözünü ettiğimiz prehistorik kutsal tepeden yalnızca yirmi (çev.notu: orijinal metinde yanlışlıkla ‘iki’) kilometre mesafede bulunmaktadır.
Urfa’nın etrafındaki bölgenin ‘büyük mitolojik öneme sahip’(Schmidt) dinsel bir çekim merkezi olduğu, uygarlığın gelişmesinde merkezi bir bölge olduğu gitgide daha açık bir hale gelmektedir.
Daha Neolitik dönemin seramik öncesi safhasında İbrahim’in mağarası bir kutsal su kaynağı olarak saygı görmekteydi. Orada dünyanın en eski heykeli gün ışığına çıkmıştır. Bu heykel hemen hemen iki metreye yakın yüksekliktedir ve muhtemelen İ.Ö 10,000 yılından kalmadır (çev.notu: Urfa- Balıklıgöl Mevkii’nde 1997 yılında Neolitik döneme tarihlenen toprak bir kesit keşfedilmiştir. Bkz. Bahattin Çelik, ‘Şanlıurfa Kent Merkezinde Çanak Çömleksiz Neolitik Merkez: Yeni Mahalle’ Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2003).
Bundan binlerce yıl sonra, Yaratılış hikayesini ilk defa kelimelere döktükleri sırada Yahudiler muhtemelen insanın kaderinin bir zamanlar yepyeni bir yola girdiği bu parlak merkez hakkında belirsiz bir hatıraya sahiptiler.
O halde Kitab-ı Mukaddes’te sözü edilen Cennet, içinde bu son avcıların altın çağının ve onların daha sonra tahılla desteklenen lapa kültürlerinin içinde gerçekleştiği alçak araziye inişlerinin hatırasını barındırmaktadır. Şarkıcılar ve müzisyenler tarafından ağızdan ağıza nakledilen efsane, Sümerlere ve daha sonra da Kitab-ı Mukaddes’e geçmiştir.
Ne kadar gözü pek görünürse görünsün bu görüşle birlikte Eski Ahit’in sık sık açıklığı, derinliği ve güzelliği övülen en etkili bölümüne yeni bir bakışla bakmanın kapısı açılmaktadır.
Bu bölümün anlatıcısı ‘Ve Allah yerin toprağından Adem’i yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi’ demektedir. Bu büyülü olayla balçığı yoğurma olayı arasında açık bir benzerlik vardır.
Göbekli Tepe’den sadece 50 kilometre uzaklıkta bulunan Nevali Çori’de ilk defa İÖ 8500 de topraktan yapılmış olduğu anlaşılan çok sayıda figür ortaya çıkmıştır.
Başlangıçta Adem yalnızdır. ”Allah ‘insanın yalnız olmasının iyi olmadığı’nı düşünür ve modelinin üzerine uyku getirir. Onun kaburga kemiklerinden birini, Havva’yı yapmak üzere, alır. Kadını ilk defa gördüğünde Adem küçük bir mutluluk şarkısı söyler: “Bu benim bacağımdan bacak, benim etimden ettir”der.
Bu satırlar sevginin derin anlamını ve iki cinsin birbirine bağlılığını dile getirmektedir. Ancak çağdaş kadın hareketi bundan çok rahatsızdır. Çünkü Kitab-ı Mukaddes’in Yaratılış’la ilgili ilk anlatımından farklı olarak (“ ve Allah insanı kendi suretinde yarattı ve onu erkek ve dişi olarak yarattı”) burada Havva, ancak erkeği tamamlayıcı bir varlık olarak Allah’ın aklına gelmektedir.
(Hazza karşı düşmanlığıyla ünlü) Havari Paul tutkulu bir şekilde bu görüşün üzerine atlamıştır. Korintlilere 1. Mektup’ta kadını erkeğin ‘zayıf yansıma’sı olarak nitelendirmiştir. Ona göre kadının bunun dışında söylecek fazla bir şeyi yoktur.
Oysa Yaratılış’ın yazarı aslında daha dikkatlidir: İbranice orijinalinde Adem’in yaratılışını 16 kelimeyle, yani hemen hemen Havva’nın yaratılışı için kullanılan aynı sayıdaki kelimelerle anlatır. Sanki o, ‘politik dürüstlük’le ilgili bir kursdan mezun olmuş gibidir.
Ancak kadın, maalesef insanın düşüşünde de övünülecek bir role sahip değildir. Hilekar yılanın sözlerine kapılarak yasak meyveyi yiyen, odur. Bunun sonucu ise, bilgi bakımından bir patlamadır: İnsan birdenbire kendisinin bilincine varır. Utanma duygusuna sahip olur ve bundan böyle ahlaki yargılama gücüne kavuşur. Eski Ahit’ten ortaya çıkan şey, yasak meyvenin bilgiyi meydana getirdiğidir.
Bazı şaşkınlar bu esrarlı meyveyi taşkın davranışlara yol açan haşiş otuyla ilişkilendirmeye çalışmışlardır. Ancak bu keyif verici haşiş otu senaryosu burada sözü edilen şeyin bir elma olduğu varsayımı kadar yanlıştır. (Elma ile ilgili) bu yanlış anlama ilk defa keşişlerin Latince Kitab-ı Mukaddes’i Almanca’ya çevirdiklerinde ortaya çıkmıştır: Latince ‘malus’ kelimesi hem ‘kötü’, hem ‘elma ağacı ‘ anlamına gelmektedir.
Akşam serinliğinde Cennette dolaşan Allah, yasağına karşı gelindiğini fark ettiğinde çok öfkelenir. Suçluları derhal Cennetten kovar. Bunu yaparken tümüyle de özgecil davranmaz. Çünkü Adem ve Havva’nın bir başka ağacın, ‘hayat ağacı’nın meyvesini yemelerini engellemek ister. Bu ağaç, ölümsüzlük vermektedir.
Böylece Cennetin kapıları kapanır. Bundan böyle onun girişinde ellerinde her tarafa dönen ‘parlak kılıçlar’ıyla Kerubiler nöbet tutacaklardır
Bütün bunları İsa’dan muhtemelen 950 yıl önce kral Süleyman’ın sarayında yaşamış olan bilgin bir Yahudi kaleme almıştır. Heidelberg’li Kitab-ı Mukaddes uzmanı Bernd-Jörg Diebner, buna karşı, “metnin son şeklinin İsa’dan iki yüzyıl önce yaşamış bir Yahudi hahamın çalışmasının ürünü ” olduğunu düşünmektedir.
Ancak o, bu hikayeyi nereden almıştır? Uzun zamandan beri bu hikayenin eski bir efsanenin devamı olduğu düşünülmektedir. Onda sanki bir keski kalemiyle, süssüz bir üslupla, temel olaylar kaydedilmiştir. Yazar romanesk unsurları geri plana itmiştir. Onun için önemli olan suç ve ceza, ahlak meseleleridir.
Bununla birlikte yerlerle ilgili açıklamalar söz konusu olduğunda yazar seyrek rastlanan bir ayrıntı düşkünlüğü göstermektedir. O, Cennet’in Doğu’da, yani Aden’de olduğunu söylemektedir. Bununla da tümüyle belirli bir bölgeyi kastetmektedir. Bu bölgeye komşu olan ‘Nod’ adlı bir bölge vardır. Aden’den dört ırmak çıkmaktadır. Yazar Dicle’nin mecrasını doğru olarak vermektedir (‘Assur ülkesinin doğusunda’). Fırat da bilinmektedir. Fakat bu mutlu ülkeyi çevreleyen diğer iki nehir konusunda problemler vardır:
“Birincisinin adı Pişon’dur. Bu, kendisinde altın olan bütün Havila diyarını kuşatır”.
“İkinci nehrin adı Gihon’dur. Bütün Kuş ilini kuşatan odur”.
Daha İlkçağ’da Kitab-ı Mukaddes’teki bu sözleri yorumlama yönünde çabalar sarf edilmiştir. Bu yöndeki bir ilk çabayı İS 1.yüzyılda tarih yazarı Flavius Josephus göstermiştir. O, Pişon’u Ganj, Gihon’u Nil nehri olarak yorumlamıştır. Ancak bundan Cennet’in açık bir konumlandırılması ortaya çıkmamaktadır.
Benzer şekilde ilk haritacılar Kitab-ı Mukaddes’te geçen bu utopyayı kendi atlaslarında tasvir etmişlerdir. Onlar kesin olarak yeryüzünde bulunan bir Cennet’e inanmaktadırlar. Ebstorf (manastırında bulunan) dünya haritasında Aden tamamen Doğu’da bulunan, etrafı surlarla çevrili bir bölge olarak parıldamaktadır. Bu mutluluk ülkesi Doğu’da Hindistan tarafında veya onun daha ötesinde yer almaktadır.
Anlaşıldığına göre bu görüşle ilgili haklı gerekçeler vardır. İsa’dan sonra 1150 yılında kaleme alınmış bir el yazması şu hikayeyi anlatmaktadır: Büyük İskender vaktiyle düzenlemiş olduğu askeri seferinde Ganj nehrine ulaştığında, diğer kıyıda dev bir duvarın yükseldiğini görmüştür. Nehir boyunca üç gün yukarı doğru kürek çekmiş, sonunda bu duvarda bir pencere açılmıştır. Çok yaşlı bir adam bu pencereden dışarıya bakmış ve İskender’in içeriye girmesine izin vermemiştir.
Kopyaları kısa bir süre sonra bütün Avrupa’da elden ele dolaşmış olan bu el yazmasının uydurma olduğu Orta Çağ insanlarının aklına gelmemiştir.
Kristof Kolomb’un kendisi de Cennet’in varlığından emindi. Üçüncü yolculuğunda 1498 Ağustos’unda Orinoko nehrinin denize döküldüğü yer hakkında bilgi edinmiş ve burada altından yapılmış süsleriyle kayıklarında dolaşan yerlileri gördüğünde Orinoko nehrini Aden’den çıkan ve altın ülkesine götüren Pişon nehri olarak kabul etmiştir.
Bundan sonra Cennet araştırmaları kesilmiştir. Gerçi bilim adamları Peene ve Tuna nehirlerini de Cennet’in ırmakları olarak işin içine sokmuşlardır, ama bunlar tek bir şeyi göstermekteydi: Araştırma artık güçten düşmüştü.
Ancak 19. yüzyılda durum değişmiştir. Bu dönemde ilk arkeologlar tutkulu bir şekilde Mezopotamya bölgesine girmişler ve parlak eski bir kültürün izleriyle karşılaşmışlardır. Doğu’nun erken dönem başkentleri olan Babil, Ninova ve Assur’un kalıntılarında Kitab-ı Mukaddes’in gerçek kökleri ortaya çıkmıştır.
Arkeologlar taştan yapılmış boğa-insan heykelleriyle, ‘Karibu’larla karşılaşmışlardır. Onlar levhalar (Plakette) üzerinde, Kitab-ı Mukaddes’in Kerubiler’i gibi, ‘hayat ağacı’nın bekçileri olarak tasvir edilmektedirler; Hatta bir ilk erkek melek ortaya çıkmıştır. Bu, 3500 yıllık silindir bir mühür üzerinde görülen dört kanatlı sakallı bir insandır.
Kazılardan elde edilen çivi yazılı tabletler darbe üzerine darbe vurmaya devam etmiştir. Eski Doğu’nun büyülü dünyası
a) İnsanı balçıktan meydana getiren Enki adında bir tanrıyı,
b) Kahramanın kendi yaptığı bir gemiyle hayatta kaldığı bir tufanı,
c) İbranice Aden kelimesinin muhtemelen kendisinden türemiş olduğu ‘Edin’ (bozkır ) kelimesini bilmektedir.
Kaynakları 3. bin yıla geri giden kral Gılgamış’la ilgili çivi yazısıyla kaleme alınmış destanda karşılaşılan motifler kendini göstermiştir: Ebedi hayatın peşinden koşarken Gılgamış uzun bir yolculuktan sonra harikulade güzel bir bahçeyle karşılaşır. Daha sonra ölümsüzlük bitkisinin yetiştiği yeri öğrenir. Bu bitkiyi daha yeni eline geçirmiştir ki bir yılana kaptırır.
Birçok Hıristiyan bu keşiflerden şok olmuştur. Eski Ahit, vahiy niteliğini kaybetmiştir. O, Assurbilimci Friedrich Delitzsch’in 1902 yılında verdiği bir konferansta söylediği gibi, kesin olarak bulutlardan devşirilmiş bir Allah Kelam’ı değildir. Musa aslında ‘ateşli bir metin kopyacısı’ndan fazla bir şey olmamıştır.
Hatta Adem ve Havva’nın modelleri Doğu’nun kalıntılarından ortaya çıkmış görünmekteydi. (Bugün Lonra’da British Museum’da bulunan) 4,000 yıllık silindir bir mühür yedi dallı bir hayat ağacının yanında oturmuş iki kişiyi göstermektedir. Bunlardan kadın olanın arkasında bir yılan kıvrılmıştır. Delitzsch, bu iki kişinin Yaratılış kitabındaki Adem ve Havva’nın öncüleri olduğunu düşünmektedir.
Gerçi bugün ‘Adem ve Havva mührü’nün bir kahramanlar ikilisini temsil ettiği bilinmektedir. Ama ilk insan çiftiyle ilgili efsanenin de Doğu kaynaklı olduğu yönünde ciddi kanıtlar vardır:
Sümerce ‘ti’ kelimesi aynı zamanda hem kaburga kemiği, hem hayat anlamına gelmektedir. Böylece Havva’nın yaratılması, en eski yorumda ortaya çıkan bir kelime oyununa dayanmış olabilir ki bu yorum daha İsrail döneminde ortadan kalkmıştır.
Sonra Havva’nın İbranice adı (‘Chawwa’) ‘hayat’ anlamına gelmektedir. Sümerlerin bir ana tanrıçası da bu adı taşımaktadır.
Böylece şu ortaya çıkmaktadır: Semitik dil ailesine mensup olan Yahudiler dinsel malzemelerini Mezopotamya’dan kopya etmiş ve onu Eski Ahit’lerine nakletmişlerdir. Onlar dünyanın en eski yüksek kültürüne şiirsel bir göbek bağıyla bağlı olmuşlardır ve bu kültürün kökleri çok derinlere uzanmaktaydı.
Bugün araştırmacılar daha İÖ 4,000 de Aşağı Fırat bölgesinde ilk şehirlerin ortaya çıktığını bilmektedirler. Kısa bir süre sonra içinde kıvırcık saçlı kralların, rahiplerin ve basamaklı yüksek kulelerde gök yüzünü ölçüp biçen astronomların oturduğu 20 den fazla büyük yerleşim yeri mevcuttu. Burada bira, yazı, tekerlek, ilk taşıt icat edilmiştir
Yahudiler bu canlı büyük şehirlerle ilişki içindeydiler. Bir zamanlar, Vadedilmiş Ülke’ye göç etmeden önce İbrahim (Peygamber) burada yaşamıştır. İsrail’in Bünyamin kolu, uzun süre Fırat’ın yukarı kısmında oturmuştur.
Bu dönemde Mezopotamya’nın kerpiçten inşa edilmiş şehirlerinin dar sokaklarında şarkılar ve efsaneler duyulmaktaydı. Gezgin şarkıcılar lirleri ve ağaçtan yapılmış uzun kavalları eşliğinde hikayelerini anlatmaktaydılar. Bunlardan çoğu gerçek olayların süssüz hikayeleri idi. Gılgamış gerçekten yaşamıştı; bir başka kahraman, Enmerkar da öyleydi.
Sümerler bu şiir veya şarkılarında kendi eski ana yurtlarını da anlatmaktaydılar. Bu kurucu halkın nereden gelmiş olduğu tam olarak belli değildir. Ancak onların dağlık kuzey bölgesinden buraya göç etmiş oldukları kesindir. Onlar tarımın eski ana yurdundan gelmekteydiler.
Bu dağlık bölgeyle onların ticari temasları da olmuştu. Bir zamanlar yer küresinin en büyük şehri olan Uruk’un eski efendileriyle ilgili olarak, onların İÖ 3,000 de gıda maddesi yüklü eşek kervanlarını Zagros yönüne gönderdikleri bilinmektedir. Bunun karşılığında onlar maden ve değerli taşlar elde etmekteydiler.
Çivi yazılı tabletlerde dendiği gibi ‘yedi dağ’ın arkasına gidenler, yeşil vadileri olan bir ülkeyle karşılaşmaktaydılar. Bu ülkede dağlar birbiri ardından gitgide daha yükseklere uzanmaktaydı. Karlarla kaplı Ağrı dağı daha Neolitik çağda bir tanrılar tahtı idi.
Tufan efsanesi de belki Fırat nehrinin kısmen dar uçurumlar ve vadiler arasından kıvrılarak aktığı kuzeyde meydana gelmiş gerçek bir doğal felakete dayanmaktadır.
Arkeolog Andreas Schachner’in açıklamasına göre Fırat nehrinin yatağı yaklaşık 7,000 yıl önce birçok kez depremlerin neden olduğu moloz birikintileri sonucu tıkanmıştır. Nehrin yatağında şişen sular sonunda setleri yıkmıştır. Böylece ‘otuz metre yüksekliğinde sel dalgaları’ ortaya çıkmış ve bu tür felaketler halkın ağzında süslenip püslenerek Doğu edebiyatına girme imkanı bulmuştur.
Peki daha sonra Sümerler (ve onlarla birlikte Yahudiler) uzun zaman önce toprağın altına gömülmüş bulunan Göbekli Tepe’nin ‘altın çağ’ını da hatırlamışlar mıdır? Onlar İsa’dan 10,000 yıl önce yaşamış ve muhtemelen Adem ve Havva’nın modelleri olmuş olan ataları hakkında bir şey biliyorlar mıydı?
Bunu kanıtlamak için daha sağlam delillere, örneğin yer adlarına ve açık coğrafi ipuçlarına ihtiyacımız var.
Ancak bu konuda da çok heyecan verici bir ipucu ortaya çıkmıştır. İngiliz Cennet araştırmacısı Rohl, İran-Azerbaycan arasındaki Aras sınır nehrinin, Cennet’teki nehirlerden biri olan Gihon gibi, erken İslam döneminde Ceyhun diye adlandırıldığını gösterebilmiştir: Bu araştırmacı hatta Cennet’in son bilinmeyen nehrinin de hangisi olduğunu keşfettiğine inanmaktadır (160. sayfadaki grafiğe bakınız).
Böylece bir anda karşımıza sınırları açıkça belirlenmiş bir bölge çıkmaktadır. Her halükarda İngiliz araştırmacı artık ‘Cennet’in bulunduğu’ndan emindir.
Burada şaşırtıcı olan, Rohl’un pusulasının bugün daha da güçlü bir şekilde kuzeye, bir zamanlar altın başaklı buğday tarlalarıyla kaplı Yukarı Mezopotamya bölgesinin ortasına işaret etmesidir.
Böylece yukarda sözünü ettiğimiz tuhaf Göbekli Tepe, yani bugüne kadar sırrı çözülmemiş bir dine yataklık etmiş, şu tozlu, güçlü Tanrılar tepesi yeniden ilgimizin merkezine oturmaktadır. Buradaki tapınağın ancak yüzde beşi açığa çıkarılmıştır. Arkeolog Schmidt önümüzdeki Eylül ayında yeni kazı dönemini başlatacaktır. Çünkü daha önce bölgede hava fazla sıcaktır.
Bugün Türkiye’nin güney doğu bölgesindeki çıplak dağ tepelerini ziyaret eden biri bir zamanlar buraların ormanlar ve fıstık ağaçlarıyla kaplı olduğuna pek inanamaz . Ama Göbekli Tepe’nin avcıları bundan 11,000 yıl önce ılıman, her tarafı yeşil bitki örtüsüyle kaplı bir bölgede yaşamaktaydılar. Ağaçların kesilmesi ve toprağın tarımsal olarak gereğinden fazla işlenmesi bölgeyi ümitsiz bir toz cehennemine çevirmiştir.
Bu arada Schmidt buradaki tapınağın bir kurban kültüne hizmet ettiğinden emindir.O, 7 metre yüksekliğe kadar ulaşan T şeklindeki dikilitaşlarını taştan yapılmış insan şeklindeki varlıkların stilize temsilleri olarak görmektedir. ‘Bazı dikilitaşların üzerine kollar kazınmıştır’ demektedir.Üst kısmındaki çekice benzeyen kalınlık ise baş olmalıdır.
İçinde küçük alevlerin yandığı yağ kandilleri bu yerin geceleri de faaliyet içinde olduğunu göstermektedir. Boğuk sesli davulların eşliğinde Şamanların dansettiği bir ayin yeri olarak buranın geçmişteki halini gözümüzün önüne getirebiliriz. Taşların üzerine tuhaf şekiller, hilaller ve yan yatırılmış “H” ler kazınmıştır. Her taraf kötü ruhlu hayvanlarla doludur.
Bunlar arasında sürekli olarak karşımıza yılanlar çıkmaktadır. Onlar zikzaklar olarak taşlara oyulmuştur. Her iki kesme taştan biri üzerinde kabartma şeklinde yerde sürünen bir sürüngen vardır. Yılanlar tapınağında hayvanlar şimşekler gibi görünmektedir.
Bu kült yerinin uygarlığın başlangıcından beri büyük bir çekim gücüne sahip olduğu kesindir. Stonehenge veya Angkor Vat gibi onun çok geniş bir hinterlandı vardır. Araştırmacılar tapınağın etrafındaki 200 kilometrelik çevrede yine “T” şeklinde, ancak daha küçük dikilitaşlar bulmuşlardır.
Bütün bu Şamanları, mermer ustalarını ve buraya akın eden hacıları yedirip yatırabilmek için tapınağın bakıcılarının yeni bir besin kaynağına sahip olmaları gerektiği açıktır. Onlar büyük ölçüde yabani hububat hasadı yapmışlardır.
Schmidt ilk çiftçilerin, şimdiye kadar düşünüldüğü gibi, mütevazı bahçecikler kurduklarına inanmamaktadır. Tersine ta baştan itibaren insanlar ‘çok geniş, göz alabildiğine uzanan arazileri bir planlamaya tabi tutmuş olmalıdırlar’ ve bundan sonra başakları, otla beslenen hayvan sürülerine kaptırmamak için bu arazileri sıkı bir şekilde koruma altına almış olmalıdırlar.
Belki ellerinde kaynana zırıltıları ve silahlarla bekçiler bu alanlarda nöbet tutmuşlardır. Yine onların yaban öküzlerini, ceylanları ve yaban eşeklerini dışta tutmak için bunların etrafını çitlerle çevirmiş olmaları da mümkündür. Buna ne ölçüde muvaffak olmuş olduklarını tapınağın kalıntıları arasında bulunan yüzlerce rende (kazıyıcı alet) göstermektedir. Böylece kesin olarak ortaya çıkan şey, Göbekli Tepe’de yaşayan avcıların, tıpkı Adem ve Havva’nın Cennet’teki hayatları gibi, toplayıcılıkla üreticilik arasında bulunan bir karma hayat tarzına sahip olduklarıdır.
Ve Göbekli Tepe, yine Cennet gibi, bir gün birdenbire terk edilmiştir. İÖ yaklaşık 7,500 de avcılar Göbekli Tepe’yi boşaltmışlar ve tapınağı toprakla doldurmuşlardır. Schmidt, insanların sanki kendisini ebedi olarak hatıralarında korumak ister gibi, tapınağın planlı bir şekilde toprak altına gömülmesinden söz etmektedir. Bu ebedi bir vedalaşmaydı. Böylece tüm bir insanlık dönemi toprağa verilmişti. Avcılar yaşam alanını tüketmişlerdi. Köylülerin yükselişi başlamıştı.
Ortaya çıkan bu dramatik değişmenin kanıtları Suriye’de Ebu Hureyra’de bulunmaktadır. Burada avlanan ceylanların sayısı İÖ 7,500’de birdenbire azalmaktadır Onların yerine erkek keçi ve koyunlar ortaya çıkmaktadır. Bunların cinsiyeti hayvan yetiştiriciliğin başlamış olduğunun bir işaretidir. Çünkü böylece dişi hayvanların gelecek kuşaklar için hayatta bırakıldığı ortaya çıkmaktadır.
Şimdi ihtiyaçlar insanı ağıl ve domuz ahırlarının bulunduğu aşağı bölgelere inmeye zorlamaktadır. Batı İran’da Ali Koş’ta İÖ 7,200 de yaklaşık yüz çiftçi, izbe kulübelerden meydana gelen bir köyde yaşamış ve buğday tarımı ile uğraşmıştır. Tarlaları için tohumları daha bu dönemde uzak bölgelerden sağlamışlardır
Homo sapiens’in o zamana kadar yaşamış olduğu bu en acımasız değişiklik 120 kuşak, (yaklaşık olarak İÖ 9000-6000 ) boyunca devam etmiştir. Bunun Kitab-ı Mukaddes’te bir yankısının olmaması herhalde bir mucize olurdu.
Gerçekten orada da ekinin ve hasadın insanın başına getirmiş olduğu zahmetli hayat etkili bir şekilde anlatılmaktadır. Orada Tanrı Cennet’ten kovulmuş olan Adem’e şöyle seslenmektedir: “Toprak, senin yüzünden lanetli oldu. Ömrünün bütün günlerinde zahmetle ondan yiyeceksin”.
Ancak sonunda çiftçiler başarmışlardır. Zaferleri kalıcı olmuştur. Çünkü tahıl çok besleyicidir. Yerleşik hayata geçen, hayatını çok daha geniş bir temel üzerinde devam ettirebilir. Daha İÖ 7. binde ilk çiftçiler Basra körfezindeki bereketli ovalara inmişlerdir. Burada onlar yapay sulamayı öğrenmişler ve Fırat’ın alüvyonlu sularını kazmış oldukları kanallarla tarlalarına akıtmışlardır.
Bu gerçek bir patlama olmuştur. Kısa zamanda nüfus hızlı bir biçimde artmıştır. Sümer halkı büyümüş ve deyim yerindeyse ‘şişmiş’tir. Etrafı duvarlarla çevrili şehirler, hukuk sistemleri, mülk ve servet hırsı ortaya çıkmıştır.
Bu zamana kadar kaygısız doğal bir varlık olan insan masumiyetini kaybetmiştir. Alışverişte aldatan, komşularıyla kavga eden sevimsiz bir varlığa dönüşerek ahlaki bakımdan bozulmuştur. Artık cinayet ve zorbalıkları engellemek için yasalar gerekli olmuştur. Sümer halkı zaten, kralların birbirleriyle sürekli bölgesel savaşlar içinde oldukları dar ve sıkışık hayat şartları içinde yaşamaktaydı.
Ne güzel bir yeni uygarlık!
Kitab-ı Mukaddes’te bu yeni durumun da bir yankısı vardır. Eski Ahit ‘Allah’ın insanların yer yüzündeki kötülüklerinin arttığını görünce”, bunun intikamını almayı düşündüğünü ve böylece herkesi sular altında boğduğunu söylemektedir. Bunun için o tufanı gönderecektir.
Allah’ın günahkar Havva’yı cezalandırmak için gerçekleştirdiği iki ceza da gerçek tarihsel olaylara gayet iyi uymaktadır.
Bunlardan ilki O’nun kadın cinsine verdiği doğum sancıları, Sümerli kadınların da bundan böyle ağır bir şekilde katlanmak zorunda kalacakları acılardır. Yerleşik hayata geçmiş ve ihtiyaçları iyi bir şekilde karşılanan kadınlar beş veya daha fazla sayıda çocuk dünyaya getirme imkanına kavuşmuşlardır. Böylece onlar birer çocuk makinesine dönüşmüşler ve doğumla ilgili hastalıklardan sık sık ölmüşlerdir.
Tabloya aynı şekilde diğer bir lanet eklenmektedir: “Arzun kocana olacak ve o sana hakim olacaktır”. Erkeklere dayanan tarımın yükselmesiyle eski anne hukuku gücünü yitirmiştir. Mimarlıkta dik açı yuvarlak şekle galip gelmiştir. Çocukların kendileri de bundan böyle babalarının adıyla anılacaktır.
Bu açıdan bakıldığında Yaratılış (efsanesi), adeta üstü örtük bir stenogram, zamanın uzak kıyılarından gönderilmiş bir şişe içindeki mesaj gibidir.
Fakat huzursuzluk devam etmektedir. Yazı öncesi yaklaşık 5,000 yıllık dönem, Sumer yazarlarının en erken bir tarihte yazıya geçirme imkanını bulmalarından önce Göbekli Tepe’nin Adem ve Havva’larının geçmek zorunda kaldıkları eski çakmaktaşı uygarlığının cennetinin hatırasını korumuş olabilir..
Heidelberg’li ünlü din araştırmacısı ve Mısır uzmanı Jan Assman bunun mümkün olduğu görüşündedir. Assman, insanlığın ‘kültürel hafızası’nın ‘binlerce yıl boyunca’ geçmişe ait malzemeyi saklayabileceği ve kendisinden sonra gelenlere aktarabileceğinden emindir.
Böylece olağanüstü şahıslar, kahramanlar, büyük acılar, savaşlar veya çevre felaketleri insanlığın kolektif hafızasına derin bir şekilde kazınmış olarak varlığını sürdürmüştür.
Mezopotamya’da bulunmuş kil tabletlerde aslında şüpheli bilgiler içeren ve muhtemelen İÖ 10. bine geri giden bir efsane de vardır. Bu koyun ve tahılın ana yurdu olan kutsal Du-ku dağıyla ilgili efsanedir.
Bu efsane tarım, hayvan yetiştiriciliği ve dokuma sanatının uzak tepede yaratılmış olduğunu söylemektedir. Bu uzak tepede yaşayan Anuna tanrılarının henüz bireysel bir isme sahip olmamaları olgusundan hareket eden uzmanlar bundan, bu hikayenin çok eski bir döneme ait olduğu sonucunu çıkarmaktadırlar. Sümerlilerin 5,000 yıllık eski panteonlarında bu tanrılar yabancı, çok daha eski bir dönemden kalma varlıklar olarak durmaktadırlar.
Berlin’deki Alman Arkeoloji Enstitüsü’nde görevli olan arkeolog Scmidt yeni kitabında Du-ku efsanesini doğrudan Urfa’daki bu kutsal tepeyle ilişkilendirmekten çekinmemektedir. O, tereddütle şu soruyu sormaktadır: “Acaba Eski Doğu’nun kültürel hafızası beklenmedik bir şekilde somut ve kapsamlı bir tarzda bu bölgenin Neolitik geçmişine mi uzanmaktadır?”. Bununla birlikte o, bu soruya şimdilik bir cevap vermeyi istememektedir
Ancak bu şüphe mevcuttur ve bin yıllar üzerinden en azından düşünsel olarak bir köprü kurulmuştur.
Şurası açıktır: Göbekli Tepe’nin insanları gerçek devlerdi ve dünyayı sarsmışlardır. Tarımın icadı insanlığın ateşten yararlanmayı öğrenmesi kadar önemli bir olaydır. Hububat yetiştiriciliğini başlatan bu kahramanların yarattıkları uygarlık devriminin yankısı Kitab-ı Mukaddes zamanının Kudus’üne kadar ulaşmış olabilir.
Kuzey Mezopotamya’nın Adem’leri 11,000 yıl önce yaptıklarının tamamen bilincinde olarak göğün kapısını çalmışlardır. Bitkilerin türünü değiştirmiş, hayvanların etraflarını çitlerle çevirmeye başlamış ve onların daha çok et ve süt vermelerini sağlayacak düzenlemeler yapmışlardır. Böylece onlar sonunda doğanın tam bir boyunduruk altına alınması ve insana yararlı kılınmasının ortaya çıkacağı teknik bir gelişme sürecini başlatmışlardır.
Acaba ‘bilgi ağacı’ da yalnızca bir sembol müdür, buzul çağının sonunda insanın meyvesini yemeyi öğrendiği ve böylece türünün hala sona ermemiş olan zafer yürüyüşüne giden yolu açtığı tarım döneminin sembolü?
Bu açıdan bakılınca Adem ve Havva’yı rahatsız eden suçluluk duygusunu açıklamak da mümkündür. Göbekli Tepe insanları gibi onlar Allah’ın işine el atıp onu yüzlerine gözlerine bulaştırmışlardır ve O’nu biraz daha tahtından indirmişlerdir. Vicdanlarının rahatsızlığı bundan kaynaklanmaktadır.
Cennet sakinlerine yılan şu kehanette bulunmuştu:”Allah gibi olacaksınız”. Gerçekten de 10,000 yıl önce insan, kaderini kendi eline alarak tarım teknisyeni, hayvan yetiştiricisi olma düzeyine yükseldiğinde, nesneleri üretmeye ve icat etmeye giriştiğinde bu süreç başlamıştır.
Yukarı Mezopotamyalı Adem’in bilmecesinde bazı taşların birbirine uyduğunda hiç şüphe yoktur. Irak, Türkiye ve bugün arkeologlar için girilmesi zor olan Kuzey İran’ın bozkırları arasında bir zamanlar büyük bir gelişmenin zembereği kurulmuştur. Bu bölgede arkeolog Schmidt’in sözleriyle ‘bilinmeyen bir heykeltıraşlık dünyası’ ortaya çıkmıştır.
Uygarlığın bu unutulmuş beşiğinin üzerinde hala bir toz ve moloz tabakası bulunmaktadır. Anadolu’dan Hazar denizine uzanan bu bölgede zamanın etkisi altında harap olmaya yüz tutmuş kalıntıların bulunduğu çok sayıda tepe vardır. Bunların çoğuna henüz dokunulmamıştır.
Bununla birlikte bugün arkeologlar bu dünyayı örten esrar perdesinin bir parçasını kaldırmışlardır. Tümüyle açığa çıktığında o, fantastik bir yolu gösterebilir, Aden Cennet’ine giden yolu.


Matthias Schulz
(Çev. Ahmet Arslan, Düzenleyen: Bahattin Çelik)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder